7 Eylül 2015 Pazartesi



Yağmur tek kişilik yağar. Çünkü yalnızlardır semâda. Yoğunlaşıp birer buz tânesi gibi asılı kalırlar. Bulutlar yükten boşalmaz, yağmur tânelerinin piç gibi ortada kalmasına dayanamazlar. Mesânesinde biriken bunca piçin helâk olmasına dayanamaz göğün vicdânı ve hayâtın içine boşaltır moleküler yavrularını. Bu yağmur tânelerinin hayâtı, havada süzülüp yere düşmeleriyle son bulur. Göğün göğsünden yere düşen damlalar, yerin yüzünde birleşirler. Hayatları boyunca yalnız olan damlalar, yerle buluşmadan hemen önce el ele tutuşurlar. Ölüm evrenin en afili çöpçatanıdır çünkü. Hayat boyu boşlukta salınan ıssız ruhlar, ölümün nefesini hissettikleri an birbirlerine yapışırlar. Güzelliğinden değil ecelin, yalnız kalma korkusu tutuşturur götlerini. Uykusunda bile sarılacak bir et ve zihin arayan varlıklar, ölüm kadar uzun bir uykuda yalnız kalacak kadar yürekli değillerdir. Uyku ölümün, rüya hayâtın yarısıdır. 
İnsanlar da, yağmur tâneleri gibi, yalnız kalmaktan en çok rüyalarında korkarlar. Her rüya, ölümü çağrıştırır çünkü. En büyük rüyada işler tersine sarar, asıl uyku bu büyük rüya bitincedir zira. Bu büyük yolculuğu tek başına göğüsleyemediği için insanlar, yol partneri ararlar. Rüyalar da uyku sırasında partneridir insanın. Kaderin(buna pek de inanmam aslında ama kalemin gelişi) bir kırıtmasıdır sanırım, uykudaki partnerim olan ve hayattaki partnerim olmasını istediğim hâtun kişisinin adı da Rüya. Adının hakkını veren bir hatun. Uyanıkken bile adamın aklını alan bir hâtun. Uyanıkken bile rüya gördüren biri. Sanki İstanbul çöl, o Nil Nehri. Tasvirin bokunu çıkarabileceğin boyutta bir âfet. Etiyle, bedeniyle değil sâdece, hisleriyle, sesiyle. Bugüne kadar hissetmediğim gibi yaşadığımı hissettiren bir hâtun-du. Bugüne kadar. Bugünkü buluşmamız, ağızlarından çıkan son âyetlerle hayâtıma son verdi. Bulutlardan yere göt üstü bir dalış yaptıran, şu kısacık konuşmaydı:

"Seni halâ seviyorum ama artık ayrılmalıyız. Hayâtımı yaşayamıyorum seninleyken."

Bu söylemsel tsunamiye cevâbım oldukça saf oldu:

"Hayâtını sikeyim senin!"

Ağzımdan fışkıran bu cümleden sonra, kafama bir damla düştü. Sonra bir tâne daha. Üçüncüden sonra yağmur olduğuna kanaat getirdim. Hayâtını yaşamak için benim hayâtımı bitiren bu tanrıçaya evren cevâbını yağmurla veriyordu sanki. Yalnız yavruları yeryüzünde buluşturan doğa ana da, bu kevâşenin yaptığını saçma bulmuştu. Ya berâber yaşayacaktık ya da bitecekti rüya. Ben öyle sanıyordum. Ama sâdece yağmur bitti. Tanrıça kasabamın kaldırımlarından gitti başka bir elçinin kucağına. Bense, avucumda ölüme doğan bir yağmur damlasına, gözlerimden boşalan kardeşleri eşliğinde derdimi anlattım. Islak ellerimle bir sigara yaktım ve ciğerlerimi parçalarcasına tekrarladım, o en saf ve doğal tepkimi:

"Hayâtını sikeyim!"

3 Eylül 2015 Perşembe

Orta Doğu'da Çocuk Olmak/Ölmek



''Güneş bütün çocukların yüzüne parlar mı anne? Deniz her yerde soğuk mudur? Dünya neden bizim için atlayamayacağımız duvarlara çıkan yokuşlardan ibaret anne? Neden ben ölmek zorundayım?''

Güneş'in doğduğu yerde, kimse çocuk olamaz. Yaşayamaz kimse çocukluğunu. Tanklar, tüfekler, bombalar ve ölümler. Batı'dakine göre, belli bir yaşa kadar ekrandan yansımaması gereken görüntüler, Güneş'in doğduğu yerin ''çocuk''larının hayatıdır. Ne olduğunu anlamadan büyürler ve tanımadıkları insanlar tarafından başlatılan linç kültürünün hem faili, hem maktülü olurlar.

''Kaçmak, kurtulmak bu soktuğumun cehenneminden! Kan denizinde boğulmadan yüzmek neden bu kadar zor? Neden burada doğmak zorundaydım? Tanrı neden beni hiç sevmedi anne? Neden ölmeden önce cezalandırdı beni?''

Kıyıya her zaman dalgalar vurmaz. Bazen, tabutlara küçük gelen bedenler vurur. Toprak kızarır utancından. İki adımın arasındaki mesafeye sığan tabutlar ve bir rüya kadar süren hayatlar. Hiçbir dram filmi senaristi Tanrı kadar güzel iş çıkaramaz. Hiçbir katil onun kadar profesyonel değildir.

''Bu karanlık ne anne? Korkuyorum! Işıkları açamaz mıyız? Beni doğduğum günden itibaren savaşmak zorunda bıraktığı için ona isyan edersem bana kızar mı Tanrı?''

Bütün çocuklar masumdur, ama bazıları daha masumdur. Gülümsemelerini ve hıçkırıklarını denizin suyuna ve toprağın buğusuna gömen çocuklar kadar. Küçük elleriyle tutunmaya çalıştığı duvar onu sırtından attığında, doğrudan ölümün kucağına düşer. Ölürse dram, büyürse baş belası olur beyaz yakalı hemgezegenlerine.

''Anne? Anne neredesin? Yalnız bırakma beni! Her zamankinden daha çok korkuyorum şimdi anne! Gitme!''

Silah tüccarlarının ve saraylarda oturan güç budalalarının ego mastürbasyonu uğruna çıkan savaşlar, bu savaşların ortasında kalan çelimsiz hayatlar ve şişme bir bota sığan umutlar. Hepsi alabora olur Tanrı'nın denizinde. Seni bir tek çile çekerken görmez o, çocuk! Bir tek acı içinde kıvranırken yalnız bırakır. Ellerini gökyüzüne göm. Gözlerini kapat ve boşluğa bırak kendini. Ölü bedenler üşümez ve acıyı hissetmezler. Yaşları kaç olursa olsun. Kusurumuza bakma çocuk. En fazla bir günlüğüne manşet, birkaç sitede ağlamaklı yazı olabildin. Şimdi doya doya ağla. Dalgalar gidemediğin o güzel ülkelere götürür seni.

''Güneş ölü çocukların bedenlerini de ısıtır mı anne?''