7 Ocak 2015 Çarşamba

Tekbir, Cihat ve ''İslamofobi''


''Allah-u Ekber!''- ''Tak!''
''Allah-u Ekber!''- ''Tak!''
''Allah-u Ekber!''- ''Tak!''

Polis sirenleri, ''crime scene, do not cross'' sarı bantları, ambulanslar, cesetler...

Orta doğu, kan üzerinde yüzen bir coğrafi yerdir. Çok doğuda değildir, ama batıya da girememiş, arada kalmış bir bölgedir. Dünya'nın dörtte üçünü su, orta doğunun dörtte üçünü kan doldurur. Kana ve ölüme, doğuştan hazırlanır insanlar. Bizim korku filmlerinde çocukların gözlerini kapattığımız sahneler, orta doğuda yaşayan çocuklarının hayatının gündelik bir parçasıdır. Orada yaşayan her insan cani değildir tabi ki, ölümle kol kola gezen insanların yaşadığı yerdir burası. Neden öldüğünü bile anlamadan, yok olabilir bir insan canı.

''Batı'' ya da bilimsel adıyla, ''Avrupa'', kana bu kadar alışık değildir. Onlar kanla alacak-verecek ilişkilerinin en son kırıntılarını, aç gözlü liderlerinin ve azgın kapitalist iştahın acı meyvesi olan, dünyayı kana bulayan iki savaşla bitirdiler. Kırmızı bir masaya oturttular işlerini bundan sonra. Masanın örtüsü ne ıslak, ne kuru bir kıvamdaydı. Çok akışkan değildi, ancak gerek kendisi, gerek kokusu yeterince yoğundu. Ellerini masaya atan Avrupalı adam,  cesetlere dokundu, güne kanla uyanan diyarlardan gelen cesetlerdi masanın üstündeki. Onlar işlerini uzun süre önce bu masaya indirgediler ve Avrupa'yı kuru bir coğrafya haline getirdiler. Ancak, dünya düzeninin kanlı çarkları, bu kadar kuru kalamazdı. Sistemin çarklarının yağı, kandı. İnsan kanı. Taze, sıcak. Bazan kendilerinden geldi bu nefret dolu eylem, bazan uzaktan seyrettiler.

İslamofobi, tatlı su müslümanlarının en sık başvurduğu sapaktır. Argümanlarını doldurdukları araçların, dünyanın her yerinde adından sonraki üç kelimenin, ''kan, ölüm, ceset'' olduğu örgütlerin icraatları sonucu balçığa saplanması sonucu, mümkün olduğunca gaz pedalına yüklenir, salyaları akarak haykırır, ne kadar sevgi dolu cümle varsa, gırtlaklarını hırpalayarak çıkarırlar ve sonunda, şiddete karşı olduklarını, şiddetle kabul ettirmeye çalışırlar. Sonrası küfür, tehdit, demagoji ve konuşmayı bitiren ''güvercin'' ritüeli. Yüceliğine inandıkları, ilahi olduğuna inandıkları varlığı yücelten lafzı ne zaman duysalar, arkasından üç el silah sesi ve polis sirenleri gelir. Maraş'tan beri. Çorum'dan beri. Sivas'tan beri. Libya'dan beri. Basit bir eleştiriye dahi tahammülü olmayan, ''hoşgörü pıtırcıkları'', oyundaki sıraları geldiğinde, repliklerini art arda kusar; ''İNANMIYORSAN, SAYGI DUY!'', ''SENİN İNANDIKLARIN NELER YAPTI!'', ''İSLAM HOŞGÖRÜ DİNİDİR!'', ''BUNLAR GERÇEK MÜSLÜMAN DEĞİL!''... sonu gelmeyen bağırışlar, faydasız hezeyanlar. Her tekbir sesi, bir ''kafir''in canına eşittir. Cuma çıkışı öldürdükleri Aleviler bilir bunu en iyi. ''Allah için savaşa!'' gider onlar, kapağını bile kaldırmadıkları, evlerinin bir köşesinde başıboş beklemiş kitapta geçtiğini söyledikleri cümleler eşliğinde. ''Kafirin katli vaciptir'', onlar zaten lanetlenmişlerdir, yaşamaya hakları yoktur. ''İnsan hakları'' mı? ''Allah'tan daha güzel hüküm veren kim vardır?''(Maide/50)