19 Aralık 2015 Cumartesi

Efsunlu Ahit





Efsunlu bir nefes indi gökten
''Yaz!'' dedi, ''okumanın büyüsü bitti''
''Göstermelik alimlik çağındayız
İnecek kitap da kalmadı Arş-ı ala'da''
''Yaz!'' dedi bana, bu son kutsal emirdi
''Gerekirse, ciğerlerinin yorgun nefeslerinde ara
İçine saman sarısı ilhamlar yükleyecek tüyü''
İki rakamdan oluşan bir ekranda
Milyonlarca ışıktan oluşan karanlığı düşledim
Her adım,
İçime aydınlık şehvetler üfleyen birer yıldı
Bilmem kaç tanrı, bilmem kaç mitoloji eskittim
Ait olduğum yazıtı bulamadım hiçbir zaman
Belki kendimi emanet edemedim hiçbir ruha
Lanet ettim;
Kıvılcım göstermeden, sıcaklığını hissettirmeyen
Ellerimi ısıtmayan her ateş parçasına
Şafağımı yakmayan, her kızıl nur katresine
Güreşmediğim hikaye, yenilmediğim meydan kalmadı
Çölün ortasındaki bir güz parçasıydı karnem
Kütleler dikilmedi bakire topraklarıma henüz
Kanlı takas kağıtları icat edilmeden gel
Son melek ölmeden
Son yıldız dökülmeden
Güneş henüz katlanmamışken gel.
Belki bir cüzdür hikayemiz, tek makamda okunur
Rayihası sönmemiş bir kitapta bul beni
Adlarımızın geçtiği cümlede buluş
Belki bu cümlenin noktası biz oluruz
Belki ilk defa, istediğimiz satırda biter hikayemiz.

16 Aralık 2015 Çarşamba

Divine Tale



And now, i'm in the flesh
Pale skin, poor body, dead eyes
I, lady, died inside your hand
Your smoke skin ate me
You digged my grave,
Now i'm crawling on the pit
Not under yet, just on the pit
I saw hell, it was in your tears
I've been in heaven, it was between your arms
I saw the green light, between your legs
Now i'm thursty, you are too sadist
My blood is your tear
I bleed when you weep
An angel comes to earth
Spreads her wings on my head
Divine tales brought me to my milk
You are, my precious woman, my divine tale
Your smoke white skin is my heaven
Your red hair is my hell
I suffer in hell, because i can't touch the heaven
Your chest is grave yard of my lines
When you cry on my paper,
I use it as an ink
My lips are my pen
But my poem will never come to an end
Pen can't meet with paper
Can't cum on that skin, can't got it pregnant
Pregnant to a story
Story that contents blood
Contents orgasm, contents fear
Every inches of your brain
Every steps of my story
I stick my pen to the ground
You are too much for me
I'm just a simple metaphor collector
And you are my master-piece
A divine letter, written on leather
I can't touch to you sweetheart
My precious, sad whore
You are electricity, i'm a bird
When i touch to you;
my wings will explode
You are end of my story
The end that never comes to my steps

22 Kasım 2015 Pazar

Götün Yabancılaşması



Götümüzü yapıştırdığımız koltuklar kadar biçildi ömrümüz. Zihnin ekranla bütünleşmesine paralel olarak, götümüz de koltukla birleşti, bütünleşti. Derimizin bir parçası haline gelen, götün rahatı için dizayn edilmesinin ardından, götümüzün yabancılaştığı koltuk, artık basit bir araç değil, sivil itaatsizliğin laçkalaşmış bir karikatürü pozisyonunu aldı. Rahata alıştırdılar, böylece sokaklardan toplayabildiler götümüzü. Eskiden taş görürdü, sokağı koklardı, sistemi korkuturdu oturmanın başkaldıran manifestosu. Şimdi, beynimizi içen ekranların karşısında, kuyruk sokumu kanatan bir mezar taşına evrildi. Rahata alıştırmayın götünüzü, kaldırın, hava aldırın, isyan etmeyi öğretin. Rahatlık özgürlüğün her zaman düşmanı olmadı, ama düşmanların çok kolay kullanabildiği bir araçtı daima. Sırtı düğmeli deri koltukların karakteristiğini kazandığı burjuva ve plütokrat makamları kadar, pikseller karşısında büzülen gözleri takip eden, sıcaklıktan göt terleten koltuklar da, evlerin pencerelerini görünmez demir parmaklıklarla çeviren sedatiflere dönüştü. Evet, götümüzü de uyuşturmayı başardılar. Her gün farklı bir yanağına vurulan iğnelerden farklı olarak, ilacın damarların arasındaki sirkülasyonu ölene kadar devam edecek. Çünkü, ölene kadar ilaç alımlamayı devam edeceğiz. Gözlerimiz ekrana, götümüz koltuğa yapışık kaldığı sürece, sadıklaşacaklar. İsyankar kimliklerini unutacak ve sadece yaşamsal faaliyetleri sürdürecekler. Gözünüzü eğittiğiniz kadar, götünüzü de eğitin, hiçbir organ tek başına kurtulamaz. Mide kadar göz de, kulak kadar göt de tutsaktır ve tek bir organımız sanal parmaklıkların ardında kaldığı sürece, hiçbirimiz özgürleşemeyeceğiz.

4 Ekim 2015 Pazar

Gölge Cenazesi

Hareketsiz bir gölge yatıyor, sırtını cehenneme vermiş
Göğüs kafesinden sızan ışık güneşe batıyor
Sırtından vurdu tanrı onu, savunması beşeri müdafa
Fazla ışık dişlerini kamaştırmış kana susamışlığın
Tek bıçak sapladı onu bu kaldırımlardan koparmak için
Elinden fırlayan sonuç: ölümü bile kopmadı dünyadan
Melekler gözlerini kıstılar, cennet ağladı utancından
Bağdaş kurdu kansız bir gelinlik iremin ortasında
Utanç yoktu gözlerinde, belki bir pişmanlık damlası
Kasıklarındaki kutsanmış öğretileri yırttı parmakları
Bir elin yıkabileceği en büyük putu evinin altına gömdü
Kanından aksesuar yaptı, fazla çüklü beyefendiler
Gözleri perdelere bakarken uçkurlarının nezaretindeydiler
Kucaklarında koyunla gökten hiçbir şey inmedi
Koyun kanlı kemerdi, tanrı gözlerinden gülümsedi

1 Ekim 2015 Perşembe


Bir adım daha atarsa ayağa düşer bu ölü
Gözleri bir mastürbatörün penis başına dönmüş
Önünde bir tanrı bir bakirenin göğüslerine düşmüş
Fırlatmış mitolojisine, tufan meraklısı günlerine
Bir peygamberin epilepsi nöbetindeki sayıklamaları
Ateşi yükselmiş mabedinin, böğründe namahrem eli
Aslında anasınınki gibidir, son kertede muzdaripdir
Göğsünde kalan cümlelerden kalp krizi geçirmiş
Tarçın ve zencefil kokulu yıllardan kalma,
Sikinin ucunu keşfettiği günlerdeki kitaplar
Aslında avcunda piçe dönen ne ifrazatlar var
Pırasa kokulu dünlerden, hayal dumanı yarınlara
En kral kevaşesidir aslında bu parşömen sokakların
Günler çarşaf hassasıdır, götüne dayanmadan duymaz zamanı
Ereksiyona geçmiş anıların önüne domalmış saatler
Tek bir sik hareketi kalmış güneşin göğe boşalmasına
Rüyasında gömdü eceli, zerre korkmaz pamuktan
Karanlığa alışkın bir sarhoşun kusma nöbetleri kadar
Varlığının bir boka yaramadığını bilecek kadar da yaşamış
Armağan edecek bir bayrak bulamadı hiç bir zaman
Şakaklarından öldürdü bir kızı dudakları
Sarı bantlar yoktu, alnı gerdek bakiresi kırmızısı
Gözlerinden akan kanla beline kemer bağladı
İmitasyon geleneklerin en görkemli kutsayıcısı
Barikat kurmuş boynuna çarpışan kutsal efsaneler
Tek tip gömlek geçirmiş kadife kaplı yıllara
Pek bir serpilmiş gibi, külahından damlayan filinta
Zihni tahayyülünü somurmuş, morluğu banyosunda
Parmak uçlarından alev fışkıran bir kedi gördü rüyasında
Eğri büğrü damarların göt göte verdiği yolda
Amacı kurtulmaktı, imge ziyafeti çekti sonunda
Bir yılan yanaştı yanına çarşafı topladı nehrin yatağına
Hangi kutsal taşa sığacağını bilmiyor sayıklamalarının
Hiçbir peygamber işitmedi ona indirilen ilhamları
Pirinç patlaklı ambalajlardan sıyırdı hatıralarını
Burnu çiçek açmış bir mevsim okyanus kıyılarında
Kaç sahil daha kaldığını bilmiyor sonlarla buluşmasına
Kırık dökük bir derinin altına saklanmış hücreler paslı
Ufuk çizgisi kamaştırıyor dişlerini, yalnızlığın koynunda
Kalın ve damarlı cümlelerden köprü kurarak geçiyor karşıya

7 Eylül 2015 Pazartesi



Yağmur tek kişilik yağar. Çünkü yalnızlardır semâda. Yoğunlaşıp birer buz tânesi gibi asılı kalırlar. Bulutlar yükten boşalmaz, yağmur tânelerinin piç gibi ortada kalmasına dayanamazlar. Mesânesinde biriken bunca piçin helâk olmasına dayanamaz göğün vicdânı ve hayâtın içine boşaltır moleküler yavrularını. Bu yağmur tânelerinin hayâtı, havada süzülüp yere düşmeleriyle son bulur. Göğün göğsünden yere düşen damlalar, yerin yüzünde birleşirler. Hayatları boyunca yalnız olan damlalar, yerle buluşmadan hemen önce el ele tutuşurlar. Ölüm evrenin en afili çöpçatanıdır çünkü. Hayat boyu boşlukta salınan ıssız ruhlar, ölümün nefesini hissettikleri an birbirlerine yapışırlar. Güzelliğinden değil ecelin, yalnız kalma korkusu tutuşturur götlerini. Uykusunda bile sarılacak bir et ve zihin arayan varlıklar, ölüm kadar uzun bir uykuda yalnız kalacak kadar yürekli değillerdir. Uyku ölümün, rüya hayâtın yarısıdır. 
İnsanlar da, yağmur tâneleri gibi, yalnız kalmaktan en çok rüyalarında korkarlar. Her rüya, ölümü çağrıştırır çünkü. En büyük rüyada işler tersine sarar, asıl uyku bu büyük rüya bitincedir zira. Bu büyük yolculuğu tek başına göğüsleyemediği için insanlar, yol partneri ararlar. Rüyalar da uyku sırasında partneridir insanın. Kaderin(buna pek de inanmam aslında ama kalemin gelişi) bir kırıtmasıdır sanırım, uykudaki partnerim olan ve hayattaki partnerim olmasını istediğim hâtun kişisinin adı da Rüya. Adının hakkını veren bir hatun. Uyanıkken bile adamın aklını alan bir hâtun. Uyanıkken bile rüya gördüren biri. Sanki İstanbul çöl, o Nil Nehri. Tasvirin bokunu çıkarabileceğin boyutta bir âfet. Etiyle, bedeniyle değil sâdece, hisleriyle, sesiyle. Bugüne kadar hissetmediğim gibi yaşadığımı hissettiren bir hâtun-du. Bugüne kadar. Bugünkü buluşmamız, ağızlarından çıkan son âyetlerle hayâtıma son verdi. Bulutlardan yere göt üstü bir dalış yaptıran, şu kısacık konuşmaydı:

"Seni halâ seviyorum ama artık ayrılmalıyız. Hayâtımı yaşayamıyorum seninleyken."

Bu söylemsel tsunamiye cevâbım oldukça saf oldu:

"Hayâtını sikeyim senin!"

Ağzımdan fışkıran bu cümleden sonra, kafama bir damla düştü. Sonra bir tâne daha. Üçüncüden sonra yağmur olduğuna kanaat getirdim. Hayâtını yaşamak için benim hayâtımı bitiren bu tanrıçaya evren cevâbını yağmurla veriyordu sanki. Yalnız yavruları yeryüzünde buluşturan doğa ana da, bu kevâşenin yaptığını saçma bulmuştu. Ya berâber yaşayacaktık ya da bitecekti rüya. Ben öyle sanıyordum. Ama sâdece yağmur bitti. Tanrıça kasabamın kaldırımlarından gitti başka bir elçinin kucağına. Bense, avucumda ölüme doğan bir yağmur damlasına, gözlerimden boşalan kardeşleri eşliğinde derdimi anlattım. Islak ellerimle bir sigara yaktım ve ciğerlerimi parçalarcasına tekrarladım, o en saf ve doğal tepkimi:

"Hayâtını sikeyim!"

3 Eylül 2015 Perşembe

Orta Doğu'da Çocuk Olmak/Ölmek



''Güneş bütün çocukların yüzüne parlar mı anne? Deniz her yerde soğuk mudur? Dünya neden bizim için atlayamayacağımız duvarlara çıkan yokuşlardan ibaret anne? Neden ben ölmek zorundayım?''

Güneş'in doğduğu yerde, kimse çocuk olamaz. Yaşayamaz kimse çocukluğunu. Tanklar, tüfekler, bombalar ve ölümler. Batı'dakine göre, belli bir yaşa kadar ekrandan yansımaması gereken görüntüler, Güneş'in doğduğu yerin ''çocuk''larının hayatıdır. Ne olduğunu anlamadan büyürler ve tanımadıkları insanlar tarafından başlatılan linç kültürünün hem faili, hem maktülü olurlar.

''Kaçmak, kurtulmak bu soktuğumun cehenneminden! Kan denizinde boğulmadan yüzmek neden bu kadar zor? Neden burada doğmak zorundaydım? Tanrı neden beni hiç sevmedi anne? Neden ölmeden önce cezalandırdı beni?''

Kıyıya her zaman dalgalar vurmaz. Bazen, tabutlara küçük gelen bedenler vurur. Toprak kızarır utancından. İki adımın arasındaki mesafeye sığan tabutlar ve bir rüya kadar süren hayatlar. Hiçbir dram filmi senaristi Tanrı kadar güzel iş çıkaramaz. Hiçbir katil onun kadar profesyonel değildir.

''Bu karanlık ne anne? Korkuyorum! Işıkları açamaz mıyız? Beni doğduğum günden itibaren savaşmak zorunda bıraktığı için ona isyan edersem bana kızar mı Tanrı?''

Bütün çocuklar masumdur, ama bazıları daha masumdur. Gülümsemelerini ve hıçkırıklarını denizin suyuna ve toprağın buğusuna gömen çocuklar kadar. Küçük elleriyle tutunmaya çalıştığı duvar onu sırtından attığında, doğrudan ölümün kucağına düşer. Ölürse dram, büyürse baş belası olur beyaz yakalı hemgezegenlerine.

''Anne? Anne neredesin? Yalnız bırakma beni! Her zamankinden daha çok korkuyorum şimdi anne! Gitme!''

Silah tüccarlarının ve saraylarda oturan güç budalalarının ego mastürbasyonu uğruna çıkan savaşlar, bu savaşların ortasında kalan çelimsiz hayatlar ve şişme bir bota sığan umutlar. Hepsi alabora olur Tanrı'nın denizinde. Seni bir tek çile çekerken görmez o, çocuk! Bir tek acı içinde kıvranırken yalnız bırakır. Ellerini gökyüzüne göm. Gözlerini kapat ve boşluğa bırak kendini. Ölü bedenler üşümez ve acıyı hissetmezler. Yaşları kaç olursa olsun. Kusurumuza bakma çocuk. En fazla bir günlüğüne manşet, birkaç sitede ağlamaklı yazı olabildin. Şimdi doya doya ağla. Dalgalar gidemediğin o güzel ülkelere götürür seni.

''Güneş ölü çocukların bedenlerini de ısıtır mı anne?''

7 Ocak 2015 Çarşamba

Tekbir, Cihat ve ''İslamofobi''


''Allah-u Ekber!''- ''Tak!''
''Allah-u Ekber!''- ''Tak!''
''Allah-u Ekber!''- ''Tak!''

Polis sirenleri, ''crime scene, do not cross'' sarı bantları, ambulanslar, cesetler...

Orta doğu, kan üzerinde yüzen bir coğrafi yerdir. Çok doğuda değildir, ama batıya da girememiş, arada kalmış bir bölgedir. Dünya'nın dörtte üçünü su, orta doğunun dörtte üçünü kan doldurur. Kana ve ölüme, doğuştan hazırlanır insanlar. Bizim korku filmlerinde çocukların gözlerini kapattığımız sahneler, orta doğuda yaşayan çocuklarının hayatının gündelik bir parçasıdır. Orada yaşayan her insan cani değildir tabi ki, ölümle kol kola gezen insanların yaşadığı yerdir burası. Neden öldüğünü bile anlamadan, yok olabilir bir insan canı.

''Batı'' ya da bilimsel adıyla, ''Avrupa'', kana bu kadar alışık değildir. Onlar kanla alacak-verecek ilişkilerinin en son kırıntılarını, aç gözlü liderlerinin ve azgın kapitalist iştahın acı meyvesi olan, dünyayı kana bulayan iki savaşla bitirdiler. Kırmızı bir masaya oturttular işlerini bundan sonra. Masanın örtüsü ne ıslak, ne kuru bir kıvamdaydı. Çok akışkan değildi, ancak gerek kendisi, gerek kokusu yeterince yoğundu. Ellerini masaya atan Avrupalı adam,  cesetlere dokundu, güne kanla uyanan diyarlardan gelen cesetlerdi masanın üstündeki. Onlar işlerini uzun süre önce bu masaya indirgediler ve Avrupa'yı kuru bir coğrafya haline getirdiler. Ancak, dünya düzeninin kanlı çarkları, bu kadar kuru kalamazdı. Sistemin çarklarının yağı, kandı. İnsan kanı. Taze, sıcak. Bazan kendilerinden geldi bu nefret dolu eylem, bazan uzaktan seyrettiler.

İslamofobi, tatlı su müslümanlarının en sık başvurduğu sapaktır. Argümanlarını doldurdukları araçların, dünyanın her yerinde adından sonraki üç kelimenin, ''kan, ölüm, ceset'' olduğu örgütlerin icraatları sonucu balçığa saplanması sonucu, mümkün olduğunca gaz pedalına yüklenir, salyaları akarak haykırır, ne kadar sevgi dolu cümle varsa, gırtlaklarını hırpalayarak çıkarırlar ve sonunda, şiddete karşı olduklarını, şiddetle kabul ettirmeye çalışırlar. Sonrası küfür, tehdit, demagoji ve konuşmayı bitiren ''güvercin'' ritüeli. Yüceliğine inandıkları, ilahi olduğuna inandıkları varlığı yücelten lafzı ne zaman duysalar, arkasından üç el silah sesi ve polis sirenleri gelir. Maraş'tan beri. Çorum'dan beri. Sivas'tan beri. Libya'dan beri. Basit bir eleştiriye dahi tahammülü olmayan, ''hoşgörü pıtırcıkları'', oyundaki sıraları geldiğinde, repliklerini art arda kusar; ''İNANMIYORSAN, SAYGI DUY!'', ''SENİN İNANDIKLARIN NELER YAPTI!'', ''İSLAM HOŞGÖRÜ DİNİDİR!'', ''BUNLAR GERÇEK MÜSLÜMAN DEĞİL!''... sonu gelmeyen bağırışlar, faydasız hezeyanlar. Her tekbir sesi, bir ''kafir''in canına eşittir. Cuma çıkışı öldürdükleri Aleviler bilir bunu en iyi. ''Allah için savaşa!'' gider onlar, kapağını bile kaldırmadıkları, evlerinin bir köşesinde başıboş beklemiş kitapta geçtiğini söyledikleri cümleler eşliğinde. ''Kafirin katli vaciptir'', onlar zaten lanetlenmişlerdir, yaşamaya hakları yoktur. ''İnsan hakları'' mı? ''Allah'tan daha güzel hüküm veren kim vardır?''(Maide/50)