26 Ağustos 2014 Salı


                     




Karanlık sokaklar dolusu umutlarım vardı. Cennet'ten düştüğüne inandığım bir kadın, doğruluğuna inandığım bir yol ve gerçekliğine inandığım bir dünya. Bir süre inandım ben de masallara. Yalnızlığın ortasında karşılaşılan hayatlara, karanlık sokağın sonundaki ışığa. Amına koduğumun yalanlarına!

Umut ışıklarının işgalinden zihnimi kurtardığım gün, karanlık içime işlemeye başladı. Yeraltı... güneşin ışıklarından korunabildiğim tek sığınak. Kalbimi yakan hayallerden tek kurtuluş. Sikik pembe masalların yapmacıklığından kaçmamı sağlayan bir örtü. Kelimlelerin dövdüğü kağıt, aklımı dökebildiğim tek zemin. Siyah harflerin, beyaz bir evren üzerinde yarattığı öyküler. Karanlık cümlelerin yarattığı, karanlık öyküler. Kötü çocuğun yenildiği, boktan gişe filmlerinden değil. Sabah ezanında gittiği işten, akşam eve dönen insanları aptal yerine koyan imitasyon dopinglerden hiç değil. Hayattan beslenmeyen hiçbir hikaye güneşten kaçamaz. Beyaz hayallerin işgal ettiği hiçbir hikaye, paçasını kurtarıp yeraltına sığınamaz.

Hayat kokan kelimelerle oturuyorum. Zihnimdeki karanlık kaldırıma düşmesin istiyorum, kirlenmesin güneş ışıklarıyla. Zaten çekiyor kollarını dünyanın üzerinden, sonunda. Orospu ettiği gökyüzünün mavi rengini çekiyor üzerimden, siyah örtü yine yüzünü gösteriyor. Elimdeki sigaranın ucunda umutlarım yanıyor. Bir yük daha denize düşüyor filikamdan. Hayallerin gemisinden atladım. Gecenin karanlık sularının üstündeyim. Gömülüyorum. Gözlerim kapalı. O kadar eminim ki, bilmediğim yoldan. Bilinmeze yaptığım ilk yolculuk değil. Bilginin cezalandırdığı zihinlerin mezarlığıdır bilinmeze yapılan yolculuk. Beyni yakan düşüncelerin boşalma anı. Entelektüel orgazm.


Gözlerimi kapadığım an, hayallerden kaçış olmadığını anladım. Her sığınak tepeme yıkıldı, yeraltı bile ışık aldı. Siyah gökyüzüm, şafağın tecavüzüne uğrayacağının bilincinde, utançla yüzüme ağladı. Gözyaşları, ucunda umutlarımın yandığı sigarayı söndürdü. Bir kez daha ihanet. Bir işgal daha. Kendimi umutların kollarına bıraktım yeniden, kırıldı duvarlarım. Hücreme vuran ilk ışık hüzmesi, hayal ölümümü gerçekleştirdi.

25 Ağustos 2014 Pazartesi



Teker teker bitiriyorlar canımızı
Teker teker yok oluyoruz oyunun bu bölümünde
Teker teker yok ediliyoruz, ölüyor ya da kayboluyoruz dünyada
Teker teker debisine boyun eğiyoruz suyuna karıştığımız nehrin
Teker teker ölüyor, teker teker gömülüyoruz toprağa

Örgütlü bir sevmedir oysa aşk denilen tılsım
Kızıla boyanmış bayrağıdır sevdanın
Gözleri kana çalan bir çocuktur yağmurların altında
Tek kitaplık bir şairdir mesela, boş sandalyelere konuşan
Kağıda döker kanını kurşun ya da mürekkepli askerler
Bu sayfada yaşanıp bitecek bir hayat doğuruyorum
Toprağın sahipleneceği tek kişilik bir cehennem yaratıyorum
Tanrı'nın cennetinde aşıklara yer yok
Zindana hapsetmiş umutların aydınlığını hükümdarımız
Gölgesinde uyuduğumuz ağaç kesilir belki
Belki yeni bir umut doğururuz bir sonraki ağacın altında
Alabora olsaydı Nuh'un gemisi, denizde yaşardık hepimiz

Bir hayvanın başını okşayınca kurtulacak dünya
Aç gözlülük, çocuk olunca yok olacak
Bir yetimin yüzündeki gülücük, yeryüzünde akan kanı kurutacak
Atom bombasını bir şiir etkisizleştirecek
Güller kan ağlıyor, derimi kanatıyor dikenlerin değdiği yerler
Gözlerim biber yaşı, direnişim son ağaca kadar sürer
Ağaç yaşam umududur, uğruna yaşam verilir
Bizde hayat, uğrunda ölünecek kadar sevilir


Slüetim üşüyor. Derime vuran soğuk yalnızlık, iliklerimi donduruyor, kanım buz kesiyor. Ellerimi yorgandan çıkardığım çocukluk günleri gibi. Annemin verdiği bir bardak sıcak süt gibisin. Kızarmış ekmek, sucuk kokusu. Yağmurun dövdüğü camın önünde, sıcak, siyah bir denizin, boğazımda yarattığı okyanusta boğulmuşsun. Hatıralarımsın. Karanlık sokağı çaresizce aydınlatmaya çalışan loş floresansın. Umut tarlamsın, hayal tuvalim. Gökkuşağımsın, gözlerimden düşen yağmur damlalarının yanağımda kırdığı ışıkla, dudaklarımda dünyanın yedi rengini oluşturuyorsun. Dudaklarımda yeni bir dünya yaratıyorsun. Sonsuzlukla kaplı, ölümlü bir dünya. Ruhların sonsuzluğunun, ölümün yakınlığına sığındığı, sabırsız bir dünya. Spektrumumsun, her tonum senin haznenden çıkma.

Ellerinin ateşi, yanaklarımı yakıyor. Dokunduğun her bir hücremde buzullar eriyor, denizlere kavuşuyorum. Çoğalıyorum. İçimdeki damlalar sayısınca çoklaşıyorum. Kırmızı ve siyah damlalardan oluşan bir deniz, dipsiz bir çukura dolan, sonsuz bir su birikintisi. Sonsuzlaşıyorum. Kendimden oluşan denizde boğuluyorum. Sana dökülüyor sularım, okyanuslaşıyorsun benimle. Farklı gözlerle, aynı manzarayı görüyoruz. Aynı yeşil, aynı mavi, aynı beyaz, aynı siyah, aynı sarı. Aynı şarkıyı söylüyoruz. Notaları kayıp, doğaçlama bir ağıt. Kayıp giden hayata. Ardımızda bıraktığımız dünyaya. Uzun yola, kısa hayata. Hayatın sonuna giden bir arabanın içinde, açık pencerelerden dışarı uzanan ellerimizi rüzgar okşuyor. Hayal kuracak kadar çaresiziz, gerçeklerden o denli kanamışız.

Aynı istikamete giden iki farklı yoluz. Aynı otoyolun iki farklı şeridiyiz. Bizi ayıran tek şey, beyaz bir çizgi. Hayat kadar uzun ve beyaz bir çizgi. Atmosfer kadar yakıcı bir mesafe. Gökyüzü kadar sonsuz. Cehennem kadar dipsiz. Altımızda moleküllerini varlığımıza armağan eden örtü. Güneş vuruyor yüzümüze, gök gürlüyor. Fazla gürlüyor gök, bulutlar sarsılıyor. Mavisi yarılıyor, üzerime düşüyor gökyüzü! Hayallerimin tabanı, kaldırmıyor daha fazlasını. Hayallerim çatırdıyor. Gözlerim kanıyor. Kararıyor dünya, kararıyor gökyüzüm.

Tekrar açtığım gözlerim, başka bir dünyada açıyor gözlerimi. Karanlıkta, yalnızlıkta, dipsizlikte, uçsuzlukta. Ait olduğum, soğuk ıssızlıkta. Yeraltında. Kalemimin en kara tonunda. Kalbimin karanlığında. Zihnimin örümcek ağlarıyla kaplı dehlizlerinde. Yalnızız, kanımızın son damlasına kadar. Tamamlanmamış bir tabloyum sanki. Karşımda ete kemiğe bürünmüş slüetin, elimdeki kalemi keşfettim. Hayatımda ilk kez, keşfettiğim şeye kahrettim. Karanlığımı keşfettim. Elimdeki kalemle çizdiğim, harflerden oluşan resmi. Kayboldu slüetin, kalemim elimde, beyaz kağıt ve gözlerimi kapattığımda sahip olduğum, uçsuz bucaksız karanlık elimde. Kaçamaz hayalin!


Elimdeki tütünden meşale, yolumu aydınlatmaktan aciz ateşiyle yüzüme gülümsüyor. Ucunda yanan hayat, iki kişilik bir cehennem prototipi. Duman gözlerimi alıyor, arasında kaybolduğum bir sis gibi üzerime çöküyor. Bembeyaz bir karanlığın ortasındayım sanki. Karanlık, görememek değil midir? Körlüğün metaforsal karşılığı. İmgesel körlük. Hakkında binlerce sayfa yazılmış bir yoksunluk. Dünya'nın kuyuya batmış zamanı. Gecenin loş karanlığı. Sigaram elimi yakıyor.

Oturduğum kaldırım, üzerinden geçen hayatlar kadar canlı bir taş parçası. Binlerce anı sinmiş üzerine. Binlerce aşk, binlerce hayal kırıklığı, binlerce umutsuzluk, binlerce umut. Aptal insan! Umut kuracak kadar aptal! İnanacak kadar! Yok olacağını bildiği gezegenler yaratan bir Tanrı kadar aptal! Gülecek kadar acınacak haldeyiz. Umudun ışık olduğunu sanıyoruz, yol göstereceğini sanıyoruz. İçinde olduğumuz dipsiz uçurumdan bizi çıkaracağını sanıyoruz. Boğazına kadar boka batmış insanlık, dört harften oluşan bir zindanla çevrelenmiş ve Stockholm sendromu teşhisi konmuş. Ellerini arkadan bağlamış ve cellada teslim etmiş boğazını. Dört harf, dört duvar. Zindanımızı dört tane harf oluşturmuş. Harflerden oluşan bir zindan, kelimeler üzerine kurulu evrenin, en spesifik dışavurumu. Simgesel bir varoluş. Sigaram umutlarımı yakıyor

Olmayan şeyler üzerine binlerce sayfa yazılabilir. Görülmeyen bir şehir üzerine, girilmeyen deniz üzerine, keşfedilmemiş bir kara parçası üzerine, doğmamış bir çocuk, sevmeyen bir maşuk üzerine. İnsanın uktelerinin üzerine kurduğu imgeden bir kuledir sanat.
Denizin ortasında, yalnız bir ada gibiyim. Üstünde ot bitmeyen, çorak bir arazinin üzerinde, Güneş'in uğramadığı bir ada. İnsanı olan, ama dili olmayan bir ada. Konuşamıyor insanlarım, dilleri dönmüyor yaşadıklarını açıklamaya. ''Neden?'' diyemiyorlar, cevap alamayacaklarından korkuyorlar belki de.

Ellerimde kelimeler, keşfedilmeyi bekliyorum. İnsanımın ağzından çıkmayan kelimeler, ellerimde özgürleşmişler. Kağıdın üstüne gövdelerini siper ederek, varlıklarını mühürlemişler dünyaya. Kelimelerin mezarlığı sanki kağıtlar. Toprak değil, ağaçtan yapılma bir mezara gömülmüş kelimeler. Güneş'in loş ışığında, bir güvercinin tüyünden kalemle hasretlerin döküldüğü bir kağıdın üzerinde hayat bulan kelimeler. Hayatları ölüm kokan, ölüm dolan kelimeler. Ölü kelimeler.

Ölü doğan kelimeler, sezaryenle beynimden çıkarılan ve siyah kanları kağıda dengesiz bulaşan. Hayalleri resmeden kelimeler. Siyah beyaz bir dünya yaratan. Ölüm kadar siyah, hayat kadar beyaz bir dünya. Kırmızı, ince bir çizginin ayırdığı bir kağıdın üzerinde köşe kapmaca oynayan renklerin diyalektiğinin yarattığı mükemmel ahenk. Sokak lambasının ışığında kitap okuyan çocuk.

Kelimeleri keşfeden çocuk. Kitabın üzerindeki, kağıdın üzerine harflerle hayallerini resmeden kelimeleri. Gece kadar siyah, lamba kadar beyaz kelimeler. Oyun kadar beyaz, dersler kadar siyah kelimeler. Evreni oluşturan. Oksijen olan, karbondioksitle yakılan. Hayatı yaratan moleküllerin öldürdüğü, hayat veren gaz. Hayat kadar komik bir tezat. Hayat kadar ölümcül bir şaka.

Hayal Koması



   Konsantre bir dünyanın içindeki, konsantre iki insanın yarattığı, konsantre iki hayat. Binlerce cümlelik hikayelerden oluşan, yüzlerce kitaplık külliyatlar yaratacak kadar fırtına dolu iki kafa, ağızlarından çıkan dumanın yarattığı buluttan sarhoş olacak denli yalnızlar. İşgal ettikleri bedenden çıkmalarına ramak kalmış neredeyse. En ufak bir kaçış girişiminde terk edecekler, sığındakları etten ve kemikten oluşan malikaneyi.

   Hava soğuk. Her yer karanlık. Anlaşılan Güneş küsmüş Dünya'ya, on iki saatliğine terk etmiş onu. Hayat hareket halinde ancak onlar duruyorlar oldukları yerde. Ellerinde geceyi ısıtan sıvının dinlendiği şişe, içinden dökülen kanı, vücutlarında dolaşan kana kavuşturuyorlar. Üstleri berbat halde. Her tarafları toz içinde. Sokakta görenlerin suratlarını ekşitip dua okuduğu insanlar onlar. Koskoca dünyanın artıkları onlar. Klozetle kaplı bu dünyanın içinde, kanalizasyonun en dibinde yaşayanlar. Hem en tutsak, hem en özgür insanlar. Kısacası onlar; hayatı yaratanlar.
   Dünya'nın terazisi onların üstünde duruyor sanki. Onların sağında ve solunda yükselip alçalıyor herkes ancak onlar hep aynı yerde. Aynı bataklığın içinde, her tarafları çamur olmuş. Batmıyor, batamıyorlar, çünkü batılabilecek en derin yerde duruyorlar. Her tarafından kahkahalar yükselen, dünyanın en güzel şehrinin başkentinde, gözyaşlarının renginde akan hiçbir sıvı ağızlarından içeri girmiyor. Sadece kırmızıya bulanıyorlar bu gece. Şanslılar çünkü, paraları var onu içmeye. Şanslılık çoğu zaman bir çorba parasıdır, bu yedi yıldızlı çöplükte. Şarap parası bulunmaz nimettir, kıymeti bilinmelidir. İçi ısıtır, hayal kurdurur ve başı ağrıtmaz. 
   Zaten en çok ihtiyaç duyulan şey, sevgilinin sıcacık kolları olmadığı için, insanın içini ısıtan bir şey. Şarabı da arkadaşları övmüştü zaten, imparator içkisi dedi. Bütün hükümdarlar bundan içermiş. Kendilerini kral gibi hissetmelerini sağlarmış, köleden beter oldukları, cennetin ortasındaki, ateşten adada. Sanki bir geminin köhne mahzeninde, koskoca okyanusları aşıp gelmişler buraya. Hırpalanmış, hor görülmüş ve ezilmişler. Tüm dünya bir mülteci kampı sanki. Forsa gibi hissediyorlar kendilerini, anlamını bilmeseler de kelimenin. Şişeyi başlarına diktikleri anda çözülüyor zincileri, serbest kalıyorlar ''bir an''. Ama sadece o kadar, sadece o bir an. Özgürlük simülasyonu gibi. Hayatlarında hiç binmedikleri uçaklardan daha yükseğe uçuyorlar o anda. Göğe yükseliyorlar, bulutların üstünde bir tur atıyorlar. Ve ilginçtir ki tüm bunlar sadece bir an sürüyor. En fazla bir saniye. Dahası yok. 
   Hayal kurmak bile bedava değil ki. En fazla saniyelik göz kırpmaları. Etkisi bir ömre bedel, tek bir saniye. O saniyede oluyor işte her şey. Gözkapaklarının arasından bakıp evrenin efendisi oluyorlar. Onlara acıyıp önlerine birer lira atan insanlardan biriken parayla aldıkları içki sayesinde, sapına kadar kölesi oldukları dünyanın, efendisi gibi hissediyorlar kendilerini. Ancak bu kadar hayali kaldıramaz her bünye. Bu kadar mutluluk ağırdır bazı beyinlere. Mutsuzluğa alışkındır onlar çünkü. Tragedyadan başka bir hikaye düşmez, her saniyesi ayrı bir sayfa olan hayatlarına. Onlar asla beyaz atlı prens olamazlar. Onların asla sıcak bir evde kendilerini bekleyen kadınları olamaz. Ancak gözlerini kapatınca, sahip olmak istedikleri şeyleri görebilirler. Karanlığa bu yüzden, bu denli bağımlıdırlar. Karanlık olmazsa, hayal de olmaz. Bembeyaz bir hayal yaratmak için, kapkara bir gökyüzü gereklidir. 
   Düşünürken uyudular. Hayal kurarken uyudular. Biri yazar olarak hayal etti kendini. Ne yazdığını düşünemeyecek kadar, okuma yazması yoktu. Öbürününse yazar olduğunu hayal edecek kadar bile yoktu. Sadece Beyoğlu'nda bir evde, güzel bir kadınla düşünebildi kendisini. Sahte mutluluk nöbetleri yaşadılar. Nefesleri sıklaştı. Kalpleri göğüs kafeslerini kıracak denli hızlıydı. Bir dakikanın içinde, metrekareden küçük bir alanda katettiği mesafe akılalmazdı. İstedikleri hayata ulaşmak için ihtiyaçları olan şey karanlıktı. Şimdi karanlık sonsuza dek ellerine geçti. Karanlık bir boşluğa doğru hızla ilerlemeye başladılar. Ne tünel vardı, ne de sonunda bir ışık. Sadece bembeyaz hayatlar yaşamak için ihtiyaç duyduklarından bile daha fazla bir karanlık vardı. Sonsuz bir karanlık. Beyaza çalmaya başlamışlardı bile sonsuz uykularında.
   Damarlarından akan kan kadar kırmızı bir sıvıyla gecelerine rüyalar konuk etmek isteyen iki çocuk, sabah bir daha uyanmamak üzere uyuyakaldıklarında, tıp literatürlerinde adı geçmeyen bir hastalıktan öldüler; hayal koması.