28 Aralık 2014 Pazar

Edebiyatın Termodinamiği

Konuş. Harfler ve kelimeler eklemlenip boşluğa süzülsün, ağzından çıkan titreşimler eşliğinde. Ağzından çıkan titreşimlerin frekansı, termodinamiği titretsin.

Kural 1: Her etki, kendisine eşdeğer ve karşıt bir tepkime yaratır.

Konuş be kadın! Alt tarafı var olan gerçekliği büküp kendimize yeni bir gerçeklik yaratacağız. Kurallar domino taşları gibi dizilirken önümüzde, biz ilki dışında hepsini değiştireceğiz. İlk kural yaşamaktı, sıçıp batırdık. İkinci kural, kuralların ölümünde başlıyor. Kuralları kurallarla öldüreceğiz. Hayatı hayatla, ölümü ölümle öldüreceğimiz gibi. Aşkı aşkla, nefreti nefretle öldürdüğümüz gibi. Güneş'in rahminden çıkan her fotonun geceyi hamile bıraktığı gibi. Aynı fotonların bir araya gelip kağıdı aydınlattığı gibi. Hayallerin cinayet davasında, azmettirici olarak yargılanacak ışık. Korkma, sana bir şey olmayacak, katilleri cezalandıran bir hukuk sistemi icad edemedi henüz insanlık.

Kural 2: Her his, kendisine eşdeğer ve karşıt bir hissizlik yaratır.

Konuş ulan! Duvarlara haykır ne derdin varsa. Korkma, hissetmezler onlar. Hayır! Canları acımaz bağırınca. Yükte hafif, pahada ağır cümleler taşıyoruz. Kalbimin duvarlarını yıkar ancak cümlelerin. Talaş parçalarına bölünmüş ruhum, sikip bıraktığın bir enkazın altında ezilir ancak. Parçalanmaya, ezilmeye alışkın bedenler taşıyoruz. Kaybetmeye bağışıklık kazanmış ruhlar. Kaybetmeyi öğrenmeyen hiçbir beden bu cümleleri taşıyamaz. Bu yüzden ben yanındayım. O kadar eğreti kaybediyorsun ki, zerre kadar nasiplenemiyor kalemin.

Kural 3: Her kaybediş, kendisine eşdeğer ve karşıt bir kalp çarpıntısı yaratır.

Konuş. İlk defa yıkmıyoruz bir evreni. İlk defa kurmuyoruz yenisini de. Ne zaman gördün, kağıdın üstünde kalemi yetim bıraktığımı? Ne zaman imgelerimi piç ettiğime tanık oldun? Cümlelerim hangi sokağın akıntısı olmadı ki? Kağıttan gemilerimiz sudan denizlerde buruşur sadece, cümleler mezar olmaz hiçbir hayale.

Kural 4: Her imge, kendisine eşdeğer ve türdeş bir cümle yaratır.

İşte böyle! Sesin kalbimi yakmaya başladı. Geriye kalan tek şey tutuşturacak bir sıvı, bir şarkı. Hislerimi tutuşturup yeni bir şiir yazacağız. Başrolünde sen varsın. Zaten ancak hayallerimin başrolünde olursun, hayallerimin kara deliğisin. Zamanımın ve mekanımın büküldüğü yeni bir boyut. Her kara delik, bir yıldızın ölmesiyle oluşur. Her şiir, bir hayalin ölmesiyle oluşur. Her kaybediş de bir umudun ölmesiyle. Sonrası şarap, kalem ve kağıt. Kalp, beyin ve mide bulantısı. Duman, kül ve mide bulantısı. Sonrası tuzlu bulantı kesiciler. Sonrası, katran dolu kusmuklar. Kustuğum her imge, senden bir parça taşıyacak. Birleştikleri her klozet, kararmış bir akciğerden bir parça taşıyacak. Nefesim sende başlayıp sende bitecek.

Kural 5: Her bitiş, kendisinden daha büyük ve daha karanlık bir başlangıç yaratır...

29 Kasım 2014 Cumartesi

Hayat, Ölüm, Son Damla, Son Yolculuk

Boşluktan sızan damlaların yarattığı ışık huzmesinin içinde hareket ediyorum. Önüme düşen, hayat arabamın farları, düştüğü yeri yakıyor. Kalbimden sızan damlalar, zihnimi kavuruyor. Loş sokağın içinden Güneş damlıyor. Işığın karanlığa karşı kazandığını sandığı ilüzyonel zaferin mide bulantıları günümü arpaya ve üzüme çalıyor. Sokağın kasıklarından fışkıran her yeni hayat parçacığı, gecemi işgal ediyor, imgelerimin dumanına bulanıyor. Kelimelerimi kana bulayan tütün, üzümü kanını arıyor. Tek gerçek dostum, buruşmuş bir banknot kadar uzak bana. Bankadaki dijital bir rakam sikip attı dostluğumuzu. Bütün duyguların paraya çaldığı yerde, hayatımı ısıtacak alevle yakıyorum, dostumla arama giren banknotu. Sokak lambasının kesik bileğinden akan sarı kan, çakmağımı ve kalan son sigaramı çıkarabilmem için bana yol gösteriyor. Son damla, son sigara, son ateş ve Tanrı'dan çaldığım son gece. Gecenin damarlarına boşalan kanın rengi sarı, ama benim birazdan damarlarımdan boşalacak olan hayat yağmuru, ışığın sarı alevinin deriyi dönüştürdüğü renk kadar kırmızı. Şaraptan kadar koyu bir renkte akacak kan, bedenimden çıktığı her saniye, biraz daha soğutacak bedenimi. Tıpkı şarap gibi, gecenin kasıklarında kaybolan bir piç gibi yalnız bırakacak beni. Geceye yayılan kokum, sarhoş bedenimin hayata yaydığı son yaşam buharı olacak. Siyah gece, son damla hayal kanı, son duman ve benden boşalan son yaşam damlası, hayatın mezarlığında unutulacak, ölümün yeni ölen ünitesinde sonsuz bir yokoluş rüyasına dalacak. Karanlık boşlukta soluyan bir yaşam, karanlık bir boşluktan düşerek yok olacak.

24 Kasım 2014 Pazartesi

Gecenin Yırtmacındaki Sarhoşun Sayıklamaları










''Orospular sızardı gecenin yırtmacından''
Yılmaz Odabaşı


Bir şarkı, bir şiir, bir hikaye, bir resim ve insanı üretmeye sevk eden ne varsa, hepsi akıyor, üstüne oturduğum, içinden alkol ve hayal akan kaldırımlardan. Dibine çökmüş yaşamlar, hayatla ölümün birleştiği anın son kasık darbesinde kasılarak, titreyerek içlerine fışkırttığı, çoğu ölü umut moleküllerinden kurtulmaya çalışıyorlar. Şişenin sonunda da aramıyorlar onu. Zira yeterince şişe bitiren herkes, içinde alkol kalmayan bir şişe, yalnızca bir başkasını almaya sevk eder insanı, umutların ucu fazla kabarıktır. Gecenin demirleri, zihinlerin ucuna batıyor. Bilincini kaybetmiş rüyalar, ölüme uyanıyor. Uykunun, bir ölüm prototipi olduğu bir evrende, hiçbir doktor, hayat kadar kaşarlanamaz. Hiçbir tüccar, hayat kadar piçleşemez. Hiçbir evren, rüya gören bir zihin kadar elektrik üretemez. Hiçbir dünya, insan kadar ölümü öldüremez. Hiçbir gün, yarın kadar umut öldüremez. Hayatın dibindeki son nefes, damarlara değil, hayallere çekilir. Oksijen, gerçeği yaşattığı kadar, hayal öldürür. Zihnin kıyılarına yaklaşan son vapurdan el sallayan ölüm, her saniye biraz daha yaklaştığını işaret eder hayata. Ancak öyle bir iskeledir ki ölümün yanaştığı, yanaşan her vapur, zaten son vapurdur. Rakamların önemsizleştiği bir kıyıdan hayatın serin sularına atlar ölüm. Kendinden kaç sonra gelecek somutlaştırmanın boğulmadan kıyıya ulaşacağını bilemeden. Son nefesini hayatın içine bırakan ölüm, içindeki pislikleri karanlık suya bırakarak çöker dibe ve boşalır hayatın içine.Ölümün ilk nefesi öldürür, son nefesi yaşatır.

12 Ekim 2014 Pazar



Son damla dize, kalemimden beyaz bir gökyüzüne döküldü. Hayallerimi üzerine kurduğum şehir, imgesel Olimpos'tu, benim kurgusal evrenimde. Umutlarım kadar beyaz, kırıklıkları kadar karanlıktı dipleri. Düşsel cennetimin kapılarını açan anahtarı kağıda batırdım ve ilk harf darbesiyle, giriş iznimi aldım.

Kelimelere dökülen dünyaya zihnimle bastıkça, benliğimin bilmediğim yerlerine seyahat ediyorum. Kalemimi varolmayan bir yola sapladım, imgelerimin kayganlaştırdığı ucu, evrenin en iyi sürat motoruydu. Rüzgarına kapıldım hayallerin, en sikik alışkanlığımdır, gözlerim kapalı olduğu zaman görmek. Gözkapağımın gökyüzü olduğu dakikalarda, karanlık bir tuval üzerine, boktan pembe tablolar çizerim. Kalemimi imge paletime batırdım ve daha önce kimsenin görecek kadar yakınlaşmak istemediği bir dünya yaratmaya başladım.

Dokunamadığım bir gökyüzü yarattım önce. Uzaktı, imkansızdı, sonsuzluk ilüzyonu içime işliyordu. Derimin altına işleyen bir soğuk yarattım sonra. Mazoşist bir yaratıdır sanat, gerçekle karşılaştığında kırılacak ve içini kanatacak hayaller yaratmasıdır insanın. Umutsuzluğun soğuğunu içimde hissettikten sonra, bir Güneş'in iyi olabileceğini düşündüm ve aydınlık bir küre koydum, kağıt üzerindeki evrenime. Anında pişman oldum, yarattığım hayalin aydınlığını görünce. Damarlarına kadar karanlığı özümsemiş bir zihnin alabileceğinden fazla sıcak ve aydınlıktı. Sonra, renklendirme işine koyuldum. Renksiz dünyalara alışkın değilim. 

Gökyüzü mavi olmalıydı, ulaşamadığın umutların kalbini yaktığı renk. Umut kanı. Güneş kesinlikle sarıya boyanmalıydı, gözümü kamaştıran hayaller serpiştiriyordu üzerime. Geri kalanı içinse, harf dolu paletimden ne gelirse serpiştirdim tuvale. Renk körü imgeleri sevemedim bir türlü. Kalemi palete batırdım ve renklendirmeye başladım. Alabildiğine imge kustum, kurgusal evrenimin orta yerine. Bir sonraki boşluğa ne geleceğini önceden düşünememecesine harflere boğuldum. Art arda gelen harf darbelerinin ardından, yarattığım evren bir kağıdın üstünde, masanın kenarında duruyordu. Yüzüme bakan anahtarlar, bana sahte umutlar aşılıyordu. 

Bir rüya daha bitti, bir kalem daha paslandı
Yanan sigaranın dumanında kayboldu hisler
Külünün düştüğü yerler doldu imge izlerimle
Bambaşka bir düş, bambaşka bir umut
Gözlerimden düşen her yağmur
Yeni bir şiir, kağıdın dudaklarında 
Kanayan duygular kanattı gökyüzünü
Bulutlar kan ağlar benim mevsimimde.

12 Eylül 2014 Cuma






Gözlerim havada. Dünya'nın mavi hayal kanvasına bakakaldığım sırada, kalbimin göğüs kafesime uyguladığı basınç, hislerin başkaldırması gibiydi. Kalbim bıkmıştı artık. Sadece hissetmek ve hayal etmekten bıkmıştı. Kelimelerle gerçekleşmekten bıkmıştı. Kağıt üzerinde yaşamaktan.

Cümleler kaynaklarına ihanet etti. Dünya, düşüncelerime yeniden tecavüz etti. Yağan yağmur bunun kanıtı gibiydi. Dünya boşalıyordu üstüme. Toprağa boşaldığında, ana sıfatını ne kadar hak ettirdiğini gördüm, ancak benim üstüme düşen tohumları ölü doğum girişimiydi. 

İlk kez bu sokaklarda öpüştüm, ilk kez bu sokaklarda hayal kurdum. Ama ilk kez bu sokaklarda ölmedi hayallerim. Bu sokaklar, dünyanın kerhanesi gibi. Hayatın orospu ettiği bedenlerimiz, hayaller karşılığında kendini dünyaya satıyor. Bu pazarlığın dışındayız ne yazık ki. Pezevenk hayat, hayal denen renksiz haplarla tutsak etmiş bizi bu kaldırımlara. Kaldırımın üstüne bırakılan buruşmuş banknot.

Sokaklarda gezinen bir hayaletim. Şehrin atık suyunun aktığı bir mazgalım, yol üzerinde. Ruhumun deliklerinden akan sular, kalbimin duvarlarını dövüyor. Ruhunu sokaklara satmış bir fahişeyim, bira, kusmuk ve çaresizlik kokan sokakların üzerinde. Şarap parasını çıkarmak için çalıştığım günlerde kaldı, hayatı anlama çabaları. Tasvir etmeye çalıştığım dalgalar, cümle kurmamı beklemeden içine aldı beni, siyah bir noktayım uçsuz bucaksız maviliğin içinde. Gökyüzü kadar mavi sonsuzluğun üstünde, karamsarlığın siyah bir noktasıyım. Güneş almayan bir yeraltı dehlizinde, karanlık hücremin duvarlarına gökyüzü çizerek hayal mastürbasyonu yapıyorum. 

Geriye ne kaldıysa güzel günlerden
Üzerine sifon çektik
Güneşli günler görmeyeceğiz üstad,
Kaldırımın üzerindeki hayalden ceset
İmgeler içinde yerde yatan bizdik

2 Eylül 2014 Salı




İmgenin kolayına kaçanlar yüzünden bu haldeyiz
Şiiri ucuz işçilik üzerine inşa edenler yüzünden
Sevgiyi ete tapınmak zannedenler yüzünden 
Duyguları bıçaklayanlar yüzünden bu haldeyiz
Kalplerimizden kan akıyor
Toprakta filizleniyor kan
Umutlarımız kan oluyor, nefretlerimiz kan kokuyor
Sevdamız kapkara, gökyüzü beyaza kesmiş
Yağmur var...




Perdeyi çekerlerse Güneş'in yok olacağını sanıyorlar. Gözlerimizi bağlamakla, gerçekleri görmemize engel olacaklarını sanıyorlar. Dört duvar arasına sıkıştırırlarsa, zihinleri tutsak edebileceklerini sanıyorlar. Fikirleri ortaya atan bedenleri yaşamdan alıkoymakla, fikirleri yok edebileceklerini sanıyorlar. Kitapları yakmakla düşünmeyi unutturabileceklerini sanıyorlar. Ne yazık, yanılıyorlar!

Zindandaki hücresinin duvarına gökyüzünü resmeden tutsaktan öğrendik, vücudumuz tutsak olsa da, zihnimizin sınırlarının evren kadar geniş ve sınırsız olduğunu. Umudu ondan öğrendik. Kanatlar kırılsa da uçmayı, gözler bağlansa da görmeye engel olunamayacağını. Gerçekleri karartmak hiçbir zaman olmadı ve hiçbir zaman da olmayacak.

''Duvardaki herhangi bir tuğla'' olmayacağız, o duvarı yıkacağız!

26 Ağustos 2014 Salı


                     




Karanlık sokaklar dolusu umutlarım vardı. Cennet'ten düştüğüne inandığım bir kadın, doğruluğuna inandığım bir yol ve gerçekliğine inandığım bir dünya. Bir süre inandım ben de masallara. Yalnızlığın ortasında karşılaşılan hayatlara, karanlık sokağın sonundaki ışığa. Amına koduğumun yalanlarına!

Umut ışıklarının işgalinden zihnimi kurtardığım gün, karanlık içime işlemeye başladı. Yeraltı... güneşin ışıklarından korunabildiğim tek sığınak. Kalbimi yakan hayallerden tek kurtuluş. Sikik pembe masalların yapmacıklığından kaçmamı sağlayan bir örtü. Kelimlelerin dövdüğü kağıt, aklımı dökebildiğim tek zemin. Siyah harflerin, beyaz bir evren üzerinde yarattığı öyküler. Karanlık cümlelerin yarattığı, karanlık öyküler. Kötü çocuğun yenildiği, boktan gişe filmlerinden değil. Sabah ezanında gittiği işten, akşam eve dönen insanları aptal yerine koyan imitasyon dopinglerden hiç değil. Hayattan beslenmeyen hiçbir hikaye güneşten kaçamaz. Beyaz hayallerin işgal ettiği hiçbir hikaye, paçasını kurtarıp yeraltına sığınamaz.

Hayat kokan kelimelerle oturuyorum. Zihnimdeki karanlık kaldırıma düşmesin istiyorum, kirlenmesin güneş ışıklarıyla. Zaten çekiyor kollarını dünyanın üzerinden, sonunda. Orospu ettiği gökyüzünün mavi rengini çekiyor üzerimden, siyah örtü yine yüzünü gösteriyor. Elimdeki sigaranın ucunda umutlarım yanıyor. Bir yük daha denize düşüyor filikamdan. Hayallerin gemisinden atladım. Gecenin karanlık sularının üstündeyim. Gömülüyorum. Gözlerim kapalı. O kadar eminim ki, bilmediğim yoldan. Bilinmeze yaptığım ilk yolculuk değil. Bilginin cezalandırdığı zihinlerin mezarlığıdır bilinmeze yapılan yolculuk. Beyni yakan düşüncelerin boşalma anı. Entelektüel orgazm.


Gözlerimi kapadığım an, hayallerden kaçış olmadığını anladım. Her sığınak tepeme yıkıldı, yeraltı bile ışık aldı. Siyah gökyüzüm, şafağın tecavüzüne uğrayacağının bilincinde, utançla yüzüme ağladı. Gözyaşları, ucunda umutlarımın yandığı sigarayı söndürdü. Bir kez daha ihanet. Bir işgal daha. Kendimi umutların kollarına bıraktım yeniden, kırıldı duvarlarım. Hücreme vuran ilk ışık hüzmesi, hayal ölümümü gerçekleştirdi.

25 Ağustos 2014 Pazartesi



Teker teker bitiriyorlar canımızı
Teker teker yok oluyoruz oyunun bu bölümünde
Teker teker yok ediliyoruz, ölüyor ya da kayboluyoruz dünyada
Teker teker debisine boyun eğiyoruz suyuna karıştığımız nehrin
Teker teker ölüyor, teker teker gömülüyoruz toprağa

Örgütlü bir sevmedir oysa aşk denilen tılsım
Kızıla boyanmış bayrağıdır sevdanın
Gözleri kana çalan bir çocuktur yağmurların altında
Tek kitaplık bir şairdir mesela, boş sandalyelere konuşan
Kağıda döker kanını kurşun ya da mürekkepli askerler
Bu sayfada yaşanıp bitecek bir hayat doğuruyorum
Toprağın sahipleneceği tek kişilik bir cehennem yaratıyorum
Tanrı'nın cennetinde aşıklara yer yok
Zindana hapsetmiş umutların aydınlığını hükümdarımız
Gölgesinde uyuduğumuz ağaç kesilir belki
Belki yeni bir umut doğururuz bir sonraki ağacın altında
Alabora olsaydı Nuh'un gemisi, denizde yaşardık hepimiz

Bir hayvanın başını okşayınca kurtulacak dünya
Aç gözlülük, çocuk olunca yok olacak
Bir yetimin yüzündeki gülücük, yeryüzünde akan kanı kurutacak
Atom bombasını bir şiir etkisizleştirecek
Güller kan ağlıyor, derimi kanatıyor dikenlerin değdiği yerler
Gözlerim biber yaşı, direnişim son ağaca kadar sürer
Ağaç yaşam umududur, uğruna yaşam verilir
Bizde hayat, uğrunda ölünecek kadar sevilir


Slüetim üşüyor. Derime vuran soğuk yalnızlık, iliklerimi donduruyor, kanım buz kesiyor. Ellerimi yorgandan çıkardığım çocukluk günleri gibi. Annemin verdiği bir bardak sıcak süt gibisin. Kızarmış ekmek, sucuk kokusu. Yağmurun dövdüğü camın önünde, sıcak, siyah bir denizin, boğazımda yarattığı okyanusta boğulmuşsun. Hatıralarımsın. Karanlık sokağı çaresizce aydınlatmaya çalışan loş floresansın. Umut tarlamsın, hayal tuvalim. Gökkuşağımsın, gözlerimden düşen yağmur damlalarının yanağımda kırdığı ışıkla, dudaklarımda dünyanın yedi rengini oluşturuyorsun. Dudaklarımda yeni bir dünya yaratıyorsun. Sonsuzlukla kaplı, ölümlü bir dünya. Ruhların sonsuzluğunun, ölümün yakınlığına sığındığı, sabırsız bir dünya. Spektrumumsun, her tonum senin haznenden çıkma.

Ellerinin ateşi, yanaklarımı yakıyor. Dokunduğun her bir hücremde buzullar eriyor, denizlere kavuşuyorum. Çoğalıyorum. İçimdeki damlalar sayısınca çoklaşıyorum. Kırmızı ve siyah damlalardan oluşan bir deniz, dipsiz bir çukura dolan, sonsuz bir su birikintisi. Sonsuzlaşıyorum. Kendimden oluşan denizde boğuluyorum. Sana dökülüyor sularım, okyanuslaşıyorsun benimle. Farklı gözlerle, aynı manzarayı görüyoruz. Aynı yeşil, aynı mavi, aynı beyaz, aynı siyah, aynı sarı. Aynı şarkıyı söylüyoruz. Notaları kayıp, doğaçlama bir ağıt. Kayıp giden hayata. Ardımızda bıraktığımız dünyaya. Uzun yola, kısa hayata. Hayatın sonuna giden bir arabanın içinde, açık pencerelerden dışarı uzanan ellerimizi rüzgar okşuyor. Hayal kuracak kadar çaresiziz, gerçeklerden o denli kanamışız.

Aynı istikamete giden iki farklı yoluz. Aynı otoyolun iki farklı şeridiyiz. Bizi ayıran tek şey, beyaz bir çizgi. Hayat kadar uzun ve beyaz bir çizgi. Atmosfer kadar yakıcı bir mesafe. Gökyüzü kadar sonsuz. Cehennem kadar dipsiz. Altımızda moleküllerini varlığımıza armağan eden örtü. Güneş vuruyor yüzümüze, gök gürlüyor. Fazla gürlüyor gök, bulutlar sarsılıyor. Mavisi yarılıyor, üzerime düşüyor gökyüzü! Hayallerimin tabanı, kaldırmıyor daha fazlasını. Hayallerim çatırdıyor. Gözlerim kanıyor. Kararıyor dünya, kararıyor gökyüzüm.

Tekrar açtığım gözlerim, başka bir dünyada açıyor gözlerimi. Karanlıkta, yalnızlıkta, dipsizlikte, uçsuzlukta. Ait olduğum, soğuk ıssızlıkta. Yeraltında. Kalemimin en kara tonunda. Kalbimin karanlığında. Zihnimin örümcek ağlarıyla kaplı dehlizlerinde. Yalnızız, kanımızın son damlasına kadar. Tamamlanmamış bir tabloyum sanki. Karşımda ete kemiğe bürünmüş slüetin, elimdeki kalemi keşfettim. Hayatımda ilk kez, keşfettiğim şeye kahrettim. Karanlığımı keşfettim. Elimdeki kalemle çizdiğim, harflerden oluşan resmi. Kayboldu slüetin, kalemim elimde, beyaz kağıt ve gözlerimi kapattığımda sahip olduğum, uçsuz bucaksız karanlık elimde. Kaçamaz hayalin!


Elimdeki tütünden meşale, yolumu aydınlatmaktan aciz ateşiyle yüzüme gülümsüyor. Ucunda yanan hayat, iki kişilik bir cehennem prototipi. Duman gözlerimi alıyor, arasında kaybolduğum bir sis gibi üzerime çöküyor. Bembeyaz bir karanlığın ortasındayım sanki. Karanlık, görememek değil midir? Körlüğün metaforsal karşılığı. İmgesel körlük. Hakkında binlerce sayfa yazılmış bir yoksunluk. Dünya'nın kuyuya batmış zamanı. Gecenin loş karanlığı. Sigaram elimi yakıyor.

Oturduğum kaldırım, üzerinden geçen hayatlar kadar canlı bir taş parçası. Binlerce anı sinmiş üzerine. Binlerce aşk, binlerce hayal kırıklığı, binlerce umutsuzluk, binlerce umut. Aptal insan! Umut kuracak kadar aptal! İnanacak kadar! Yok olacağını bildiği gezegenler yaratan bir Tanrı kadar aptal! Gülecek kadar acınacak haldeyiz. Umudun ışık olduğunu sanıyoruz, yol göstereceğini sanıyoruz. İçinde olduğumuz dipsiz uçurumdan bizi çıkaracağını sanıyoruz. Boğazına kadar boka batmış insanlık, dört harften oluşan bir zindanla çevrelenmiş ve Stockholm sendromu teşhisi konmuş. Ellerini arkadan bağlamış ve cellada teslim etmiş boğazını. Dört harf, dört duvar. Zindanımızı dört tane harf oluşturmuş. Harflerden oluşan bir zindan, kelimeler üzerine kurulu evrenin, en spesifik dışavurumu. Simgesel bir varoluş. Sigaram umutlarımı yakıyor

Olmayan şeyler üzerine binlerce sayfa yazılabilir. Görülmeyen bir şehir üzerine, girilmeyen deniz üzerine, keşfedilmemiş bir kara parçası üzerine, doğmamış bir çocuk, sevmeyen bir maşuk üzerine. İnsanın uktelerinin üzerine kurduğu imgeden bir kuledir sanat.
Denizin ortasında, yalnız bir ada gibiyim. Üstünde ot bitmeyen, çorak bir arazinin üzerinde, Güneş'in uğramadığı bir ada. İnsanı olan, ama dili olmayan bir ada. Konuşamıyor insanlarım, dilleri dönmüyor yaşadıklarını açıklamaya. ''Neden?'' diyemiyorlar, cevap alamayacaklarından korkuyorlar belki de.

Ellerimde kelimeler, keşfedilmeyi bekliyorum. İnsanımın ağzından çıkmayan kelimeler, ellerimde özgürleşmişler. Kağıdın üstüne gövdelerini siper ederek, varlıklarını mühürlemişler dünyaya. Kelimelerin mezarlığı sanki kağıtlar. Toprak değil, ağaçtan yapılma bir mezara gömülmüş kelimeler. Güneş'in loş ışığında, bir güvercinin tüyünden kalemle hasretlerin döküldüğü bir kağıdın üzerinde hayat bulan kelimeler. Hayatları ölüm kokan, ölüm dolan kelimeler. Ölü kelimeler.

Ölü doğan kelimeler, sezaryenle beynimden çıkarılan ve siyah kanları kağıda dengesiz bulaşan. Hayalleri resmeden kelimeler. Siyah beyaz bir dünya yaratan. Ölüm kadar siyah, hayat kadar beyaz bir dünya. Kırmızı, ince bir çizginin ayırdığı bir kağıdın üzerinde köşe kapmaca oynayan renklerin diyalektiğinin yarattığı mükemmel ahenk. Sokak lambasının ışığında kitap okuyan çocuk.

Kelimeleri keşfeden çocuk. Kitabın üzerindeki, kağıdın üzerine harflerle hayallerini resmeden kelimeleri. Gece kadar siyah, lamba kadar beyaz kelimeler. Oyun kadar beyaz, dersler kadar siyah kelimeler. Evreni oluşturan. Oksijen olan, karbondioksitle yakılan. Hayatı yaratan moleküllerin öldürdüğü, hayat veren gaz. Hayat kadar komik bir tezat. Hayat kadar ölümcül bir şaka.

Hayal Koması



   Konsantre bir dünyanın içindeki, konsantre iki insanın yarattığı, konsantre iki hayat. Binlerce cümlelik hikayelerden oluşan, yüzlerce kitaplık külliyatlar yaratacak kadar fırtına dolu iki kafa, ağızlarından çıkan dumanın yarattığı buluttan sarhoş olacak denli yalnızlar. İşgal ettikleri bedenden çıkmalarına ramak kalmış neredeyse. En ufak bir kaçış girişiminde terk edecekler, sığındakları etten ve kemikten oluşan malikaneyi.

   Hava soğuk. Her yer karanlık. Anlaşılan Güneş küsmüş Dünya'ya, on iki saatliğine terk etmiş onu. Hayat hareket halinde ancak onlar duruyorlar oldukları yerde. Ellerinde geceyi ısıtan sıvının dinlendiği şişe, içinden dökülen kanı, vücutlarında dolaşan kana kavuşturuyorlar. Üstleri berbat halde. Her tarafları toz içinde. Sokakta görenlerin suratlarını ekşitip dua okuduğu insanlar onlar. Koskoca dünyanın artıkları onlar. Klozetle kaplı bu dünyanın içinde, kanalizasyonun en dibinde yaşayanlar. Hem en tutsak, hem en özgür insanlar. Kısacası onlar; hayatı yaratanlar.
   Dünya'nın terazisi onların üstünde duruyor sanki. Onların sağında ve solunda yükselip alçalıyor herkes ancak onlar hep aynı yerde. Aynı bataklığın içinde, her tarafları çamur olmuş. Batmıyor, batamıyorlar, çünkü batılabilecek en derin yerde duruyorlar. Her tarafından kahkahalar yükselen, dünyanın en güzel şehrinin başkentinde, gözyaşlarının renginde akan hiçbir sıvı ağızlarından içeri girmiyor. Sadece kırmızıya bulanıyorlar bu gece. Şanslılar çünkü, paraları var onu içmeye. Şanslılık çoğu zaman bir çorba parasıdır, bu yedi yıldızlı çöplükte. Şarap parası bulunmaz nimettir, kıymeti bilinmelidir. İçi ısıtır, hayal kurdurur ve başı ağrıtmaz. 
   Zaten en çok ihtiyaç duyulan şey, sevgilinin sıcacık kolları olmadığı için, insanın içini ısıtan bir şey. Şarabı da arkadaşları övmüştü zaten, imparator içkisi dedi. Bütün hükümdarlar bundan içermiş. Kendilerini kral gibi hissetmelerini sağlarmış, köleden beter oldukları, cennetin ortasındaki, ateşten adada. Sanki bir geminin köhne mahzeninde, koskoca okyanusları aşıp gelmişler buraya. Hırpalanmış, hor görülmüş ve ezilmişler. Tüm dünya bir mülteci kampı sanki. Forsa gibi hissediyorlar kendilerini, anlamını bilmeseler de kelimenin. Şişeyi başlarına diktikleri anda çözülüyor zincileri, serbest kalıyorlar ''bir an''. Ama sadece o kadar, sadece o bir an. Özgürlük simülasyonu gibi. Hayatlarında hiç binmedikleri uçaklardan daha yükseğe uçuyorlar o anda. Göğe yükseliyorlar, bulutların üstünde bir tur atıyorlar. Ve ilginçtir ki tüm bunlar sadece bir an sürüyor. En fazla bir saniye. Dahası yok. 
   Hayal kurmak bile bedava değil ki. En fazla saniyelik göz kırpmaları. Etkisi bir ömre bedel, tek bir saniye. O saniyede oluyor işte her şey. Gözkapaklarının arasından bakıp evrenin efendisi oluyorlar. Onlara acıyıp önlerine birer lira atan insanlardan biriken parayla aldıkları içki sayesinde, sapına kadar kölesi oldukları dünyanın, efendisi gibi hissediyorlar kendilerini. Ancak bu kadar hayali kaldıramaz her bünye. Bu kadar mutluluk ağırdır bazı beyinlere. Mutsuzluğa alışkındır onlar çünkü. Tragedyadan başka bir hikaye düşmez, her saniyesi ayrı bir sayfa olan hayatlarına. Onlar asla beyaz atlı prens olamazlar. Onların asla sıcak bir evde kendilerini bekleyen kadınları olamaz. Ancak gözlerini kapatınca, sahip olmak istedikleri şeyleri görebilirler. Karanlığa bu yüzden, bu denli bağımlıdırlar. Karanlık olmazsa, hayal de olmaz. Bembeyaz bir hayal yaratmak için, kapkara bir gökyüzü gereklidir. 
   Düşünürken uyudular. Hayal kurarken uyudular. Biri yazar olarak hayal etti kendini. Ne yazdığını düşünemeyecek kadar, okuma yazması yoktu. Öbürününse yazar olduğunu hayal edecek kadar bile yoktu. Sadece Beyoğlu'nda bir evde, güzel bir kadınla düşünebildi kendisini. Sahte mutluluk nöbetleri yaşadılar. Nefesleri sıklaştı. Kalpleri göğüs kafeslerini kıracak denli hızlıydı. Bir dakikanın içinde, metrekareden küçük bir alanda katettiği mesafe akılalmazdı. İstedikleri hayata ulaşmak için ihtiyaçları olan şey karanlıktı. Şimdi karanlık sonsuza dek ellerine geçti. Karanlık bir boşluğa doğru hızla ilerlemeye başladılar. Ne tünel vardı, ne de sonunda bir ışık. Sadece bembeyaz hayatlar yaşamak için ihtiyaç duyduklarından bile daha fazla bir karanlık vardı. Sonsuz bir karanlık. Beyaza çalmaya başlamışlardı bile sonsuz uykularında.
   Damarlarından akan kan kadar kırmızı bir sıvıyla gecelerine rüyalar konuk etmek isteyen iki çocuk, sabah bir daha uyanmamak üzere uyuyakaldıklarında, tıp literatürlerinde adı geçmeyen bir hastalıktan öldüler; hayal koması.