17 Nisan 2016 Pazar

Göğün Kanatlarından Bir Mektup




Özgürleştirilmiş gökyüzünden yazıyorum bu mektubu sana
Kana bulanmış güvercinlerden bir demet yolladım şakaklarına
Buğusu sönmemiş umutlar fırlatıyorum, bulutların şarkısı bu
Hisset, iki rakam arasında çırpınan hislerin kesif kokusunu
Gözlerini aç, başını kaldır, esip gürle karanlığa
Gülümsemelerini rehin bırakma, eşkıyaların şafağına
Ayağa kalk, dik tut başını ve üfle hikayesi buruşmuş kağıtlara
İlk nefesin bu, hediyen topallıyor umutları sönmüş yarınlara
Sisli bir hatıralar gecesinden yazıyorum bu mektubu sana
Bacakları titreyen yakamozlar getirdim, yarım rüyalarına
Diren ışıkların busesiyle hareketlenen göz kapaklarına
Ölümsüzlüğü hatırlat, bitkin düşmüş kalp kaslarına
İradesi yenik düşmüş bir melek düştü semalarıma
Gözlerinden yağmur damlıyordu, toprağın kasıklarına
Endemik düşler üflüyorum, zihnimin göğüs zindanına
Defalarca düşmekten usanmayan dirsek temaslarına
Yoksul bir beton dairesinden yazıyorum bu mektubu sana
Şatafatlı hislerim yok, yetmiyor cebim üzüm mezarlığına
Ciğerlerime dolan nefes çaresiz, ulaşamıyor kapılarına
Ajite edilmiş dizeler üflüyorum, parmak uçlarına
Zihnim kimyasal bulanmış, yorgun ses dezenfektanlarına
Ritmik hezeyanlar üflenmiş yıkık şehrimin duvarlarına
Eksiltili imgelerden dökülen mayalara aldanma
Tek bir nefes daha kaldı puslu nikotin bulantılarıma

27 Şubat 2016 Cumartesi

İntihar Müziği




Hayır, bohem yaşantı özentisi bir yolculuk değil bu. Ne özgürlüğü arıyoruz yollarda, ne de kaybettiğimiz yılları. Yol bir arayış değil çünkü, bizim için önemli olan varış noktaları değil. Varış noktası, yolculuğun kendisi zaten. İçine düştüğümüz bu ilkel düzenekte, tarihsel seçilime ayak uyduramadık, her disiplinden dayak yedik. Olduğumuz yerde durmaktı, tek yapmamız gereken. Ama hem önceki adımların, bulanık sarhoşluğu, hem de önümüzdeki uzun yolun ayak tabanlarındaki laktik asit birikintisi, kör etti duyularımızı. Gözlerimiz açık, görünüşte ileri bakıyor. Ama hatıraların dehşet verici ayak izleri, zihnimizde dolaşıyor. ''Şimdi'' olmalıydı her şey, şu an yaşamalıydık hayatı. Ama, nefes almaktan başka bir yaşam belirtisi göstermeyen organizmalardan ayrılış saplantısı, bizi amaçlara ve sonuçlara tutsak etti, pragmatik bir popüler kültür fabrikatörünün ellerinde çürüyoruz. Zamanın boynuna dokunuyor, parmak uçlarında geziniyor, ama bu seyahatin doğurgan birikintisini, düşüncelerimizin kasıklarında toplayamıyoruz.(...)
Şimdiye kadar anlattıklarım, tekerlekler üzerinde ilerleyen bir yol hikayesi değildi. Akışkan hayatların bedeninde, hep bir saniye ileri hamle yaparak, zamanı geçme saplantısında olan, organik parçacıkların tasviriydi. Sürünün memelerinden beslenen, ancak dopaminle tatlandırılmış otorite sütünün uyuşturucu etkisini son anda anlamış bireylerin, o memeden kaçmasıyla başladı her şey. Afrodizyakla beslenen bir avuç sperm birikintisi, en azından çarşafta leke bırakabilmek için, tüm güçleriyle kaçtılar, erbezi hapishanelerinden. Ölüme koşan moleküler yavrular, müstehcen bir mitolojinin en güzel kullarıydılar. Adım atıp yola çıktılar. Yol, hem hayatları oldu, hem ölümleri. İkisinin kesiştiği bir yol ayrımında, tercih yapmak, tahta kurularının arasında uyumak kadar zordu. Düşünceleri ölmüş bir bedene sahip olmakla, zihni yaşatan destansı bir ölüm arasındaki tercih, insanın sarılabileceği en büyük isyan bayrağıdır.



19 Aralık 2015 Cumartesi

Efsunlu Ahit





Efsunlu bir nefes indi gökten
''Yaz!'' dedi, ''okumanın büyüsü bitti''
''Göstermelik alimlik çağındayız
İnecek kitap da kalmadı Arş-ı ala'da''
''Yaz!'' dedi bana, bu son kutsal emirdi
''Gerekirse, ciğerlerinin yorgun nefeslerinde ara
İçine saman sarısı ilhamlar yükleyecek tüyü''
İki rakamdan oluşan bir ekranda
Milyonlarca ışıktan oluşan karanlığı düşledim
Her adım,
İçime aydınlık şehvetler üfleyen birer yıldı
Bilmem kaç tanrı, bilmem kaç mitoloji eskittim
Ait olduğum yazıtı bulamadım hiçbir zaman
Belki kendimi emanet edemedim hiçbir ruha
Lanet ettim;
Kıvılcım göstermeden, sıcaklığını hissettirmeyen
Ellerimi ısıtmayan her ateş parçasına
Şafağımı yakmayan, her kızıl nur katresine
Güreşmediğim hikaye, yenilmediğim meydan kalmadı
Çölün ortasındaki bir güz parçasıydı karnem
Kütleler dikilmedi bakire topraklarıma henüz
Kanlı takas kağıtları icat edilmeden gel
Son melek ölmeden
Son yıldız dökülmeden
Güneş henüz katlanmamışken gel.
Belki bir cüzdür hikayemiz, tek makamda okunur
Rayihası sönmemiş bir kitapta bul beni
Adlarımızın geçtiği cümlede buluş
Belki bu cümlenin noktası biz oluruz
Belki ilk defa, istediğimiz satırda biter hikayemiz.

16 Aralık 2015 Çarşamba

Divine Tale



And now, i'm in the flesh
Pale skin, poor body, dead eyes
I, lady, died inside your hand
Your smoke skin ate me
You digged my grave,
Now i'm crawling on the pit
Not under yet, just on the pit
I saw hell, it was in your tears
I've been in heaven, it was between your arms
I saw the green light, between your legs
Now i'm thursty, you are too sadist
My blood is your tear
I bleed when you weep
An angel comes to earth
Spreads her wings on my head
Divine tales brought me to my milk
You are, my precious woman, my divine tale
Your smoke white skin is my heaven
Your red hair is my hell
I suffer in hell, because i can't touch the heaven
Your chest is grave yard of my lines
When you cry on my paper,
I use it as an ink
My lips are my pen
But my poem will never come to an end
Pen can't meet with paper
Can't cum on that skin, can't got it pregnant
Pregnant to a story
Story that contents blood
Contents orgasm, contents fear
Every inches of your brain
Every steps of my story
I stick my pen to the ground
You are too much for me
I'm just a simple metaphor collector
And you are my master-piece
A divine letter, written on leather
I can't touch to you sweetheart
My precious, sad whore
You are electricity, i'm a bird
When i touch to you;
my wings will explode
You are end of my story
The end that never comes to my steps

22 Kasım 2015 Pazar

Götün Yabancılaşması



Götümüzü yapıştırdığımız koltuklar kadar biçildi ömrümüz. Zihnin ekranla bütünleşmesine paralel olarak, götümüz de koltukla birleşti, bütünleşti. Derimizin bir parçası haline gelen, götün rahatı için dizayn edilmesinin ardından, götümüzün yabancılaştığı koltuk, artık basit bir araç değil, sivil itaatsizliğin laçkalaşmış bir karikatürü pozisyonunu aldı. Rahata alıştırdılar, böylece sokaklardan toplayabildiler götümüzü. Eskiden taş görürdü, sokağı koklardı, sistemi korkuturdu oturmanın başkaldıran manifestosu. Şimdi, beynimizi içen ekranların karşısında, kuyruk sokumu kanatan bir mezar taşına evrildi. Rahata alıştırmayın götünüzü, kaldırın, hava aldırın, isyan etmeyi öğretin. Rahatlık özgürlüğün her zaman düşmanı olmadı, ama düşmanların çok kolay kullanabildiği bir araçtı daima. Sırtı düğmeli deri koltukların karakteristiğini kazandığı burjuva ve plütokrat makamları kadar, pikseller karşısında büzülen gözleri takip eden, sıcaklıktan göt terleten koltuklar da, evlerin pencerelerini görünmez demir parmaklıklarla çeviren sedatiflere dönüştü. Evet, götümüzü de uyuşturmayı başardılar. Her gün farklı bir yanağına vurulan iğnelerden farklı olarak, ilacın damarların arasındaki sirkülasyonu ölene kadar devam edecek. Çünkü, ölene kadar ilaç alımlamayı devam edeceğiz. Gözlerimiz ekrana, götümüz koltuğa yapışık kaldığı sürece, sadıklaşacaklar. İsyankar kimliklerini unutacak ve sadece yaşamsal faaliyetleri sürdürecekler. Gözünüzü eğittiğiniz kadar, götünüzü de eğitin, hiçbir organ tek başına kurtulamaz. Mide kadar göz de, kulak kadar göt de tutsaktır ve tek bir organımız sanal parmaklıkların ardında kaldığı sürece, hiçbirimiz özgürleşemeyeceğiz.

4 Ekim 2015 Pazar

Gölge Cenazesi

Hareketsiz bir gölge yatıyor, sırtını cehenneme vermiş
Göğüs kafesinden sızan ışık güneşe batıyor
Sırtından vurdu tanrı onu, savunması beşeri müdafa
Fazla ışık dişlerini kamaştırmış kana susamışlığın
Tek bıçak sapladı onu bu kaldırımlardan koparmak için
Elinden fırlayan sonuç: ölümü bile kopmadı dünyadan
Melekler gözlerini kıstılar, cennet ağladı utancından
Bağdaş kurdu kansız bir gelinlik iremin ortasında
Utanç yoktu gözlerinde, belki bir pişmanlık damlası
Kasıklarındaki kutsanmış öğretileri yırttı parmakları
Bir elin yıkabileceği en büyük putu evinin altına gömdü
Kanından aksesuar yaptı, fazla çüklü beyefendiler
Gözleri perdelere bakarken uçkurlarının nezaretindeydiler
Kucaklarında koyunla gökten hiçbir şey inmedi
Koyun kanlı kemerdi, tanrı gözlerinden gülümsedi

1 Ekim 2015 Perşembe


Bir adım daha atarsa ayağa düşer bu ölü
Gözleri bir mastürbatörün penis başına dönmüş
Önünde bir tanrı bir bakirenin göğüslerine düşmüş
Fırlatmış mitolojisine, tufan meraklısı günlerine
Bir peygamberin epilepsi nöbetindeki sayıklamaları
Ateşi yükselmiş mabedinin, böğründe namahrem eli
Aslında anasınınki gibidir, son kertede muzdaripdir
Göğsünde kalan cümlelerden kalp krizi geçirmiş
Tarçın ve zencefil kokulu yıllardan kalma,
Sikinin ucunu keşfettiği günlerdeki kitaplar
Aslında avcunda piçe dönen ne ifrazatlar var
Pırasa kokulu dünlerden, hayal dumanı yarınlara
En kral kevaşesidir aslında bu parşömen sokakların
Günler çarşaf hassasıdır, götüne dayanmadan duymaz zamanı
Ereksiyona geçmiş anıların önüne domalmış saatler
Tek bir sik hareketi kalmış güneşin göğe boşalmasına
Rüyasında gömdü eceli, zerre korkmaz pamuktan
Karanlığa alışkın bir sarhoşun kusma nöbetleri kadar
Varlığının bir boka yaramadığını bilecek kadar da yaşamış
Armağan edecek bir bayrak bulamadı hiç bir zaman
Şakaklarından öldürdü bir kızı dudakları
Sarı bantlar yoktu, alnı gerdek bakiresi kırmızısı
Gözlerinden akan kanla beline kemer bağladı
İmitasyon geleneklerin en görkemli kutsayıcısı
Barikat kurmuş boynuna çarpışan kutsal efsaneler
Tek tip gömlek geçirmiş kadife kaplı yıllara
Pek bir serpilmiş gibi, külahından damlayan filinta
Zihni tahayyülünü somurmuş, morluğu banyosunda
Parmak uçlarından alev fışkıran bir kedi gördü rüyasında
Eğri büğrü damarların göt göte verdiği yolda
Amacı kurtulmaktı, imge ziyafeti çekti sonunda
Bir yılan yanaştı yanına çarşafı topladı nehrin yatağına
Hangi kutsal taşa sığacağını bilmiyor sayıklamalarının
Hiçbir peygamber işitmedi ona indirilen ilhamları
Pirinç patlaklı ambalajlardan sıyırdı hatıralarını
Burnu çiçek açmış bir mevsim okyanus kıyılarında
Kaç sahil daha kaldığını bilmiyor sonlarla buluşmasına
Kırık dökük bir derinin altına saklanmış hücreler paslı
Ufuk çizgisi kamaştırıyor dişlerini, yalnızlığın koynunda
Kalın ve damarlı cümlelerden köprü kurarak geçiyor karşıya